Bir baykuş öttü çok uzaklardan. Güneyden kuzeye doğru raf raf…
Kırlangıçlar geçti Fırat nehri boyunca.
Mezopotamya’nın hüzünlü kuşu (pepuk) gün boyu, Pepuu Pepuu diye öttü bir palamut ağacında
Biraz aşağıda tarlasında günlük işler yapan köylü, Siverekli eşkıya Bekiro’nun türküsünü
Bir dengbej kadar yanık söyledi. Bekiro de loy loy. Ağayo de loy loy. Mahkumo de loy loy
Kasabadan dönen dağ köylüleri katırlarını ağaçlara bağlayıp büyük bir dut ağacının
Gölgesinde cemaatle ikindinin farzını kıldılar
Sonra, büyük bir atmaca kondu karşı tepedeki mazı ağacına.
Silahı aldı, kabzayı omuz boşluğuna yerleştirdi. Gezden, gözden arpacığın silme tepesinden bir delinin sevinciyle seyretti mazı ağacındaki atmacayı.
Bir ara elini tetiğe götürdüyse de, sonra vazgeçti ateş etmekten… Güneydoğu’nun güzel bir yaz akşamıydı. Güneşin son ışıkları Nemrut Dağından dünyanın o şirin coğrafyasına veda ederken, odun ve çalı toplayan kızlardan sonra, çobanlar da köye dönüş için, keçi ve koyun sürülerini topluyordu.
El ayak çekilince dağlardan, bir ölü sessizliği alıyordu ortalığı
O vakit büsbütün artıyordu yalnızlığı. Tahammül yerini isyana bırakıyordu yüreğinde.
Bir soluk daha bekledi. Karanlık her yeri sarınca, gündüzleri saklandığı mağaradan, böğürtlen
Dikenlerinin sardığı kayalıktan heyecan korku karışımı adımlarla Fırat nehrinin kıyısına indi.
Silahını yanı başındaki beyaz büyük bir taşa yasladı.
Başındaki poşuyu yarı ıslak kumlara serip, ekmek çantasından domates peyniri itinayla dizdi yerdeki poşuya.
Tam bir ziyafet sofrası diye geçirdi içinden. Bismillah deyip başladıysa da.
Daha ilk lokma boğazına düğümlenip kaldı. Yemek istediyse de yiyemedi.
Yutkundu… Kederlendi… Cigara geldi aklına.
Gabardin şalvarının sağ cebinden tütün tabakasını çıkardı.
Aceleyle sardığı cigarayı dudağına götürürken, diğer eliyle yeleğinin cebinden gazlı çakmağını çıkardı.
Çakmağı tam çakacaktı. Müfreze baskınları düştü aklına, dudağındaki cigarayı tütün tabakasına, çakmağı tekrar yeleğinin cebine koydu… Silahını alıp tekrar sığınağa döndü. Başını iki elinin arasına alıp gözlerini doğup büyüdüğü köye çevirdi. Karanlıkta yanıp sönen idare lambası ışıklarını dayanılmaz bir özlemle seyretti.
Çocukluğu geçti aklından. Bir kâbus gibiydi çocukluğu, çocuklar köy meydanında koşar oynar
O oyuna katılmaz hep uzaklardan seyretmekle yetinirdi. Kanlı kıyamlardan bir gece gibiydi çocukluğu.
Bayramların gelmesini hiç mi hiç istemezdi. Köyde camii olmadığından, arife gününden kasabaya gidilir, bayram namazı kılındıktan sonra çarşıdan alış veriş yapılır köye dönülürdü…
Babalar çocuklarına oyuncaklar, giysiler, şekerler getirirlerdi.
Çocuklar için bayramı, bayram yapan bu heyecanlı bekleyişte onun beklediği biri yoktu… Belki bu yüzden sevmezdi bayramları.
Kendisi ana karnındayken vurmuşlardı babasını. Hiç görmediği ve hiçbir zaman göremeyeceği babasını ne çok görmek isterdi!
Üstelik yardımsever merhametli bir insan diyorlardı babası için.
Öyleyse niçin vurmuşlardı babasını?
O’da bir türlü anlayamıyordu.
Babasını vurdukları yetmezmiş gibi, Bir de hor hakir görüyorlardı. Bénamus diyorlardı. Adam saymıyorlardı. Selam vermiyorlardı.
Yakın akrabalarından aksakallı yaşlı adamlar bile tahrik ediyorlardı.
Sen korkisen, korkaklar bir kedi bile vuramaz.
Babanın intikamını almazsan cenaze namazın bile kılınmaz, diyorlardı.
İki derede bir arada kalmıştı. Oysa bu adamların inandıkları kutsal kitap
Mealen bir insanı öldürürsen, bütün insanları öldürmüş. Bir insanı kurtarırsan
Bütün insanları kurtarmış sayılırsın diyordu.
Boşluğa geldiği bir gün içindeki şeytana uyup elini kana bulamıştı
bir sürü insan vurmuş, eşkıya olmuş dağlara çıkmıştı…
Cebindeki aynayı çıkarıp uzun uzun baktı. Uzamış sakalına, ağaran saçlarına üzüldü.
Hayıflandı… Kederlendi…
Bir cigara daha yaktı. Tarifsiz bir çöküşün eşiğindeydi… Sıkıntıdan terliyor titriyordu.
Geçmişinin muhasebesini yaptıkça pişmanlık duyguları artıyordu.
Karısının her gizli görüşmelerindeki ağlamaklı sözleri geldi aklına.
Onlar senin babanı,
Sen babanı vuranları öldürdün.
Onların çocukları seni vuracak.
Senin çocukların, Seni öldürenlerin peşine düşecek sonra
Bu kara yazgı, bu feodal töre nereye kadar sürecek böyle
Gidelim sevdiğim. Tut ellerimden gidelim buralardan.
Kavganın olmadığı, insanların vurulmadığı bir dünyaya gidelim.
Gecenin bir yerinde jandarma basar evi. Dayak, küfür, taciz, işkence…
Bunlara alıştım, bunlar gelir geçer de…
Bazen dağlardan bir kurşun sesi gelir. Yüreğim sökülür yerinden.
Sana bir şey olmuştur diye, bir angut kuşu gibi duvarlara çarpar dönerim evin içinde.
Sabah olmaz bir türlü, Ve bir asır gibi uzar gece…
Doğacak bebelerimizi düşün. O günahsız bebeler aşkına, yaradan aşkına!
Gidelim buralardan, gidelim buralardan…
Kurdun kuşun, yılanın çıyanın koynunda yaşamaktan bıkmıştı artık.
Gecenin ilerlemiş bir vaktiydi. Köydeki gaz lambaları sönmüş. Köpek ulamaları kesilmişti.
Eve girdi. Karısı uyumamıştı daha.
Gidiyoruz, dedi.
Ne zaman? Diye sordu karısı
Hemen bu gece;
Doğup büyüdükleri köyden kavganın olmadığı insanların vurulmadığı bir DÜNYA ümidiyle küçük ve ilkel bir sala binip Fırat Nehri’nin azgın dalgalarıyla çekip gittiler…
Yöre dağlarındaki her çoban kendi ruh aksiyonu ölçüsünde Onun efsanevi yaşamını besteleyip çalınmamış bir makamla kavalından dağlara üfleyecekti sonsuza dek…
Cumali Balıkçıoğlu

Kategoriler :
Eki.12,2011